Tüm Avrupa İçin Bir Model Olarak Yunanistan’ın Yıkılışı. Avrupa’nın Hak Ettiği Gelecek Bu mu?

1990’lann ortasından yirmi birinci yüzyılın ilk on yılının neredeyse sonuna kadar, Yunanistan ekonomik büyüme eğiliminde oldu. Bu büyümenin temel nitelikleri, zenginlerin yararlandığı çok yüksek ve vergisiz kârlar ile fakirler arasında artan işsizlik oranı ve aşın borçlanmaydı. Halkın parası türlü türlü yollarla çalındı ve ekonomi temel anlamda zengin Avrupa ülkelerinden ithal edilen ürünlerin tüketimiyle sınırlıydı. Derecelendirme kuruluşları bu “ucuz para, ucuz emek” modelini dinamik, gelişmekte olan ekonomilerin modeli olarak değerlendirdi.

Ekonomik kriz kısırdöngüsü

Ancak 2008 krizinden sonra her şey değişti. Kontrolsüz spekülasyon nedeniyle oluşan banka kayıplarının maliyeti milli hükümetlere, oradan da genel anlamda halka aktarıldı. Yunan gelişiminin kusurlu modeli çöktü ve ülke borç alma fırsatından mahrum edildi ki, bu da onun IMF ve Avrupa Merkez Bankası’na bağımlı olmasına sebep oldu. Ve tüm bunlara son derece ağır bir kemer sıkma programı eşlik etti.

Yunan hükümetinin doğru dürüst tartışamadan benimsediği bu program, iki parçadan oluşuyor: “istikrar” ve “reform”. Sebep olduğu büyük sosyal yıkımı örtbas edebilmek için, programın şartları olumlu olarak sunuluyor. Yunanistan’da programın ismi “istikrar” olan kısmı doğrudan olmayan, yıkıcı vergilendirmeye, kamu harcamalarında büyük kesintilere ve özellikle de sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik alanlarında ve su, enerji gibi temel sosyal ihtiyaçların özelleştirilmesinde refah devletinin yıkılmasına sebep oluyor. Programın “reform’u oluşturan kısmı ihtiyaç fazlası yönte­minin sadeleştirilmesiyle, toplu sözleşmelerin yok edilmesiyle ve “özel ekonomik bölgeler” oluşturulmasıyla ilgili. Buna sömürgeci ve güçlü birçok dış odağın ta Güney Sudan’a gitme rahatsızlığına gerek kalmadan yatırım yapmasını kolaylaştırmak için tasarlanmış pek çok düzenleme eşlik ediyor. Bunlar Yunanistan ile IMF, Avrupa Birliği ve Avrupa Merkez Bankası arasında imzalanan “Genelge”de olan şartların sadece bazıları.

Bu önlemlerin doğal olarak Yunanistan’ı krizden çıkarması gerekir. Katı “istikrar” programı ülkenin borç almayı bırakmasını sağlayarak bütçe fazlalıklarına yol açmalı ve aynı zamanda borcu ödeyebilmesini sağlamalı. Diğer yandan, “reformlar” refah devletinin yıkımına ve emek pazarındaki çaresiz, güvencesiz, az maaşlı işçilerin durumuna tanıklık ettikten sonra onları yatırım yapmaya teşvik ederek piyasada güven tesis etmeyi hedefliyor.

Bu, küresel neoliberalizmin “kutsal kitapları” ve sapık zihinleri dışında başka bir yerde var olmayan yeni “gelişim’e yol açacaktı. Programın çok etkili ve hızlı olacağı ve Yunanistan’ın yakında “yeniden doğup” büyüme eksenine geri döneceği varsayıldı. Ancak “Genelge’nin imzalanmasından üç yıl sonra durum daha kö­tüye gidiyor. Ekonomi daha da batıyor ve vergiler en basit ifadesiyle Yunan vatandaşları ödeyemediği için, açıkça top­lanmıyor.

Harcamalardaki kesintiler artık bir insani krizin şartlarını oluşturacak şekilde toplumsal haysiyetin merkezi­ne ulaşmış vaziyette. Diğer bir deyişle, artık kaldırımlarda uyuyan ve çöpten beslenen insanlardan, ekmek parası bula­mayan emeklilerden, elektriksiz kalmış evlerden, ilaç ve te­davi parasını ödeyemeyen hastalardan bahsediyoruz. Ve bunların hepsi euro bölgesinde oluyor.

Yatırımcılar da, tabii ki, şu anki iflas seçeneği hâlâ gündemde olduğu sürece gelmiyorlar. Ve tabii ki, “Genelge”nin yazarları, her trajik başarısızlıktan sonra, daha fazla vergi ve daha fazla kesintiyle duruma tepki veriyorlar. Yunan ekonomisi tam bir felaketten başka bir yere gitmeyen kontrolsüz bir ekonomik kriz kısırdöngüsünün içine girmiş halde.

Taliban neoliberalizmi

Yunanistanlı “kurtarma” planı (bu felaketi tanımlamak için kullanılan bir başka pratik terim) temel bir ilkeyi görmezden gelmekte. Ekonomi ineğe benzer: Ot yer ve süt verir. Yediği otun çeyreğini verip dört kat daha fazla süt üretmesini beklemek akla mantığa sığmaz. Basitçe, inek ölür. Yunan ekonomisine de şu anda bunun aynısı oluyor.

Yunan solu, ilk andan itibaren kemer sıkma önlemlerinin krizi iyileştiremeyeceğini, aksine derinleştireceğini fark etti. Biri boğuluyorken ona atılması gereken şey iptir; ağırlık değil. Onlara göre, Taliban neoliberalistleri hâlâ bize işlerin iyiye gideceğine dair güvence veriyorlar.

Ancak aralarından en aptal olanı bile bunun bir yalan olduğunu bilmeli. Fakat bu tutum saçmalık değil, dogmatizm de değil. IMF liderlerinin yalan zamanda bizzat kendileri, başarısız olmaya mahkûm olan Yunan kemer sıkma programının tasarımının hatalı olduğunu ve krizin tamamen kontrol dışı olduğunu belirttiler.

Ve nasılsa program daha önce görülmemiş bir inatçılık ve ısrarla devam ediyor, durum gitgide daha fazla zorlaşıyor. Buradan çıkarılacak sonuç bütün bu olan bitenin arkasında başka bir şeylerin yattığıdır.

Aslında, bunun arkasındaki gerçek Yunan ekonomisini krizden çekip çıkarmanın Avrupa’nın veya IMF’nin menfaatine olmadığıdır. Çok daha önemlisi, programın nihai amacı olarak, savaş sonrası Avrupa’da “toplumsal sözleşme” olarak bilinen şeyi ortadan kaldırma arzusudur. Yunanistan’ın iflas etmiş olarak bırakılması ve sosyal problemlerle kuşatılmış olması önemli değil. Önemli olan bir euro bölgesi ülkesinin, işçi haklarının feshedilmesiyle beraber Çinlilerle kıyaslanabilecek bir maaş seviyesini, sosyal güvenliğin ve refah devletinin feshedilmesini ve de kamu hizmetleri ile ürünlerinin tamamıyla özelleştirilmesini açıkça tartışmasıdır. 1990’lardan sonra Avrupa toplumlarında şiddetli direnişle karşılaşan o neoliberal ahlaksız zihinler, şimdi kriz bahanesiyle rüyala­rının gerçekleşmesine tanık oluyorlar.

Yunanistan ilk adım. Borç krizi Güney Avrupa’daki di­ğer ülkelere de çoktan yayıldı ve Avrupa Birliği’nin kalbine derinlemesine nüfuz etmekte. Yunanistan bir örnek olay in­celemesi vazifesi görebilir. Yunanistan’a da olduğu gibi, piyasaların spekülatif saldırılarına maruz kalan her kim olursa olsun, refah devletinden geriye kalanları yok etmekten başka şansı yoktur. İspanya ve Portekiz’de benzer genelgeler şimdiden benzer değişimler getirdi.

Ancak bu strateji tam olarak “İstikrar İçin Avrupa Paktı”nda ortaya çıkıyor; ki bu pakt Almanya’yı bütün Avrupa Birliği’nin yerine terfi ettiriyor. Üye ülkeler artık kendi mali durumlarını düzenleme özgürlüğüne sahip değil. AB’nin merkezi kurumları bütçelere müdahale edebilir ve borçları azaltmak için sert mali ön­lemler dayatabilir. Bu politika okulları; çocuk yuvalarını, üniversiteleri, devlet hastanelerini ve sosyal programları hayli etkiliyor. Eğer yakın zamanda İtalya’da olduğu gibi insanlar demokrasiyi kemer sıkma politikalarına karşı bir savunma olarak kullanırlarsa, demokrasi açısından sonuç daha da kötü.

Alternatifler var

Açık olalım; genelleştirilmiş Avrupa modeli Yunanistan’ı kurtarmak için değil, yok etmek için oluşturuldu. Avrupa’nın geleceği çoktan planlanmış ve bu plan mutlu bankacıları ve mutsuz toplumları öngörüyor. Düşünülen gelişme planında, sermaye jokey, halk da at olacak. İddialı bir plan ancak fazla uzağa gidemez. Sebebi daha önce böyle bir projenin halkın ortak görüşü olmadan ve halktan en savunmasızlar korun­maya alınmadan tamamlanmaması. Öyle görünüyor ki yönetimdeki elit Avrupalılar bu gerçeği şu anda unutmuş vaziyette. Onlar için üzücü ama, bu gerçekle sandıklarından daha yakın bir zamanda yüzleşmeleri gerekecek.

Bu, şu an var olan neoliberal kapitalizm için sonun başlangıcı: son iki on yılda hüküm süren, insanoğlunun yüzleştiği en hırçın kapitalizm. Lehman Brothers’ın çöküşünden beri, krizin üstesinden gelebilmek için dünya ekonomisine iki farklı bakış açısını temsil eden, birbiriyle çelişen iki strateji vardı. İlk strateji; para basımıyla, bankalann kamulaştırılmasıyla ve zenginlerin artan oranda vergilendirilmesiyle sağlanan finansal büyümeydi. Diğer strateji; tasarruf yap­mak, banka borcunu kamu sektörü borcuna aktarmak, sade­ce zenginler vergiden kaçabilirken halkın orta ve alt sınıfla­rının aşırı vergilendirilmesine güvenmekti.

Avrupa liderleri başka bir model seçiyor ancak ek sorunlarla yüzleşirken on­lar da bir duraksamayla karşı karşıya kalıyorlar. Bu problemler Avrupa’da tarihî bir çatışmaya sebep oldu. Görünüşe göre coğrafi boyutları ve yönelimleri olan bir çatışma bu: Yüzeysel olarak bakıldığında Kuzey-Güney olarak bölün­müş gibi görünüyor ancak yüzeyin altına inildiğinde Avrupa için yapılmış iki çatışan stratejiyle alakalı bir sınıf kavgası var. Bir strateji kayıtsız şartsız ve güvenli sosyal tutarlılık ve refah planı olmaksızın sermayenin hükmünü savunuyor. Diğer strateji Avrupa demokrasisini ve toplumsal ihtiyaçları savunuyor. Çatışma çoktan başladı.

Kriz için alternatif bir çözüm var. Bu çözüm Avrupa şirketlerini mali sermaye spekülasyonundan korumak. Bu, reel ekonominin kârın kısıtlamalarından özgürleşmesi demek. Bu, monetarizm ve otoriter mali politikadan bir çıkış yolu. Bu, sosyal faydaların temel kriter olduğu yeni bir gelişme planlaması. Bu, düzgün çalışma şartlarına, kamu yararına ve çevrenin korunmasına dayalı yeni bir üretim modeli. Bu gö­rüş, Avrupa liderleri tarafından mütemadiyen tartışma konu­sunun dışında bırakılıyor. Bu görüş, halka, tarihe damgalarını vurmak, topyekûn yağmacılığı ve yıkımı engellemek isteyen Avrupalı işçilere ve halihazırda “küskün” hareketlere kalıyor.

Geçen yıllardan çıkan tek bir sonuç var: Politika için ayrı, ekonomi için ayrı bir ahlak anlayışı söz konusu. 1989′ dan sonraki yıllarda ekonomi ahlakı, politika ve demokrasi etiğine tamamen üstün geldi. İkisinin lehine olan şeyler -o, beş veya on güçlü finansal kurum- temel insan hakları prensiplerine zıt olmalarına rağmen meşru olarak düşünüldü. Bugün bizim görevimiz kâr mantığının tersine politik ve sosyal ahlak değerlerinin hükmünü eski haline getirmektir.

Direniş savaşı

Sosyal mücadelenin dinamiklerini nasıl işleteceğiz peki? Ve 1989’dan beri Avrupa’nın yapısının üzerine temellendirildiği sosyal apati koşum takımını (toplumsal tepkisizlik) sonsuza dek nasıl çekip koparacağız? Kitlelerin politikaya aktif olarak katılımı yönetici elit tabakayı Avrupa’da ve dün­ya çapında korkutabilecek tek şey. Ve işte tam bu yüzden bunun yapılmasını sağlamalıyız.

Daha güçlü bir ekonomik döngü için plan belli. Daha farklı politik ve sosyal bir proje oluşturmalıyız, merkezî ve yerel seviyede onu ne pahasına olursa olsun savunmalıyız. İşyeriyle, üniversiteyle ve mahalleyle başlayalım; ta ki bütün Avrupa ülkelerinde ortak hareket koordine edinceye dek.

Avrupa için ortak alternatif bir programa doğru yönlendiği sürece zaferle sonuçlanacak olan bir direniş mücadelesi bu. Günümüzün çatışması borçlu ve fazladan parası olan ülkeler ya da disipline edilmiş ve huzursuz insanlar arasındaki bir çatışma değil. Günümüzün çatışması Avrupa’nın sosyal ihtiyaçlarıyla devamlı kâr artışı için sermayeye olan ihtiyaç arasında.

Biz sosyal ihtiyaçları savunacağız, yoksa geleceğimiz ve çocuklarımızın geleceği belirsiz ve karanlık olacak, bu geçtiğimiz yıllarda hayal bile edemeyeceğimiz bir şeydi. “Serbest piyasa” üzerine kurulmuş olan gelişme planı şu anda iflas etmiş halde. Şu anda egemen güçler, topluma, onun birliğine ve onun korumayı başardığı imtiyazlarına saldırıyorlar. Yunanistan’da şu anda olan bu ve Avrupa’nın tamamı için yapılan plan da bu.

Bu yüzden, kendimizi ne şekilde olursa olsun koruyalım. Avrupa halkları için bir dayanışma anlayışını savunan, bu dayanışma duygusunu sürekli muhafaza eden ve ortak bir stratejiye çağıran bu sosyal direnişi desteklemeliyiz. Gelecek neoliberalizmin, bankacıların ve birkaç çokuluslu şirketin değil. Gelecek ulusun ve toplumun. Demokratik, sosyal olarak tutarlı ve özgür bir Avrupa için yolu açmanın vakti geldi. Çünkü şu anki krizden çıkmak için gerekli olan tek geçerli, gerçekçi ve uygulanabilir çözüm bu.

Aleksis Çipras

Kaynak: Avrupa Ne İstiyor? (Can Yayınları)
Çeviren: Bora Vergili