Boşnak yazar Almir İmşireviç’in Türkiye’de sahnelenen bir oyununda yazdığı gibi “eğer bu bir film olsaydı…” diyebileceğimiz günlerden geçiyoruz. Covid-19 nedeniyle eve kapandığımız şu dönemde, ben de naçizane Türk tiyatrosundaki Balkanlaşmayı konuşmak istedim. Türkiye’de son yıllarda tiyatro salonlarındaki seyirci sayısı umut verici oranda yükselmiş durumda. Bunda elbette sosyal medyanın katkısını es geçmek mümkün değil. Küçük çaplı alternatif tiyatrolar can çekişiyor olsalar da iyi metinler sahnelendiğinde, küçüklü büyüklü pek çok tiyatronun izleyici potansiyelinin yüksek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 

Bu doluluk oranında ün yapmış isimlerin tiyatro sahnelerinde yer almaya başlamasının yanı sıra metin çeşitliliği de etkili oluyor. Moliere, Shakespeare gibi yazarların kült eserlerinin yanı sıra Çekya’dan İran’a birçok yerel ismin eserleri tiyatro sahnelerinde işleniyor. 

Son yıllarda Türkiye’de Balkan metinlerinin çevirisinin, dramaturjisinin yapıldığını ve sahnelendiğini görüyoruz. İlgideki bu artış; Türkiye’nin dış politikasında Balkanları neredeyse merkez haline getirdiği yıllarda başladı. Dünyaca kabul görmüş Balkanlı yazarların oyunlarının Türkiye’nin Balkanlardaki yoğun varlığı ile paralel bir şekilde ülkemizde de sahnelenmesi gerekliliği kaçınılmaz oldu. Mesela, 2010 yılında ilk kez Bilge Emin tarafından Türkçeye çevrilen Dusan Kovacevic’in “Profesyonel” adlı oyunu, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Oyun, izleyicide büyük etki bırakmış ve birçok ödül almıştır. Ve böylelikle Balkan metinlerine ilgi daha da artmıştır. Kovacevic’in Ocak’ta Bahar, Yıldız Tozu, İntiharın Genel Provası vb. oyunları hali hazırda sahneye konuluyor. Ünlü yazarın oyunlarının yanı sıra Dejan Dukovski’nin Barut Fıçısı, Boş Şehir vb. gibi oyunları da Türk seyicisi tarafından beğeniyle izleniyor. Balkan Tiyatrosu’na dair oyunlar, elbette Kovacevic ve Dukovski ile sınırlı değil. Bilge Emin tarafından çevrilmiş fakat henüz sahneye aktarılmamış daha pek çok oyun mevcut. 

İlgi artışından yola çıkarak Türkiye’deki tiyatro metinlerinin Balkanlardan seçilerek sahneye aktarılmasını “tiyatronun Balkanlaşması” olarak anlatsam sorun olmaz diye düşündüm. Birçoğunuz –özellikle sosyal bilimler disiplininden gelenler – Balkanlaşma kelimesine itiraz edecektir. Çünkü bu kelimeyle (Balkanization) Balkanlara olumsuz bir anlam yüklenir. Balkanlardaki savaşlar ve çatışmalar anlatılarak, bölgedeki istikrarsızlığa vurgu yapılır. Fakat sosyal bilimlerde olumlu veyahut olumsuz olarak kullanılan bazı kelimelere tam tersi anlam yüklenebilir. Örneğin; Leviathan kelimesi normalde kötülüğü temsil eder, negatif bir anlama sahiptir. Fakat Hobbes’la birlikte uluslararası ilişkilerde “egemen güç” olarak kullanılır. Hatta Liberal Leviathan şeklindeki kullanımı, kelimeyi daha da sempatik hale getirir. Bu yüzden ben de Türkçeye sığınarak artan Balkanlar sempatisini anlatmak niyetiyle “Balkanlaşma” kelimesini kullanmak istedim. İlk duyduğunuzdaki çağrışımla…

Peki, Balkanlı yazarların oyunlarının sahnelenmesine olan ilgi nedendir? Çok bilindik bir cevapla; toplumun Balkanlara olan ilgisinden kaynaklandığı düşünülebilir. Fakat bu ilgi “bilgi” kaynaklı değildir. Dolayısıyla bu doğru olsa da eksik bir cevaptır. İzleyiciye Arnavutluk’un başkenti neresi diye sorulsa birçoğu doğru cevabı vermekte zorlanır. Fakat konuya vakıf olmak, konuyu tüm yönleriyle bilmek tiyatroda çok önemli bir mesele değildir. Çünkü tiyatroda dramatik gerilim, seyircinin bilgisizliğinden faydalanır. Seyirci oyun sırasında yapılan serimleme ile bir şeyler öğrenir. Önemli olan metin ve izleyici arasında bir yakınlık kurulmasıdır. Balkanlardan çevrilen oyunlardaki gibi…

Siyasetin Balkanlar hakkında dillere pelesenk olan söylemleri ilgiyi artırmada çok işe yarar. Yani; mikro ve makro düzeyde bazı kavramlar ve vurgular üzerinden yapılan “çerçeveleme” durumu mevcuttur. Çerçeveleme iletişim çalışmalarında kullanılan kuramlardan biridir. Kurama göre; kamuoyunun dikkatini çekebilmek üzere, ilgili konunun bazı yönleri seçilerek belli çağrışımlarla birlikte sunulur. Balkanlar konusunda; tarihsel vurgular, coğrafi yakınlık, kardeşlik gibi birkaç enstrüman üzerinden yapılan bir çerçeveleme vardır. Zaman zaman buna savaşlar ve acılar da eklenir. Bu etkiyle de Balkanlardaki modern yazarların oyunları çekici hale gelir.

Yakınlık duyulması önemli bir histir. Birçoğunuz Shakespeare’in ya da Sartre’nin oyunlarını izlerken sıkılabilir ama Duşan Kovaçeviç’i izlerken sıkılmak çok zordur. Çünkü seçtiği temalar bize çok yakındır, bilindiktir. Balkanlardan seçilen oyunlar, yaşadığımız zamana tanıklık etmiş yazarların tanıdık hislerle yazdığı oyunlardır aslında. Örneğin; “Profesyonel” oyunu, Yugoslavya’nın çöküş dönemindeki bir entelektüeli anlatır. Siyasetle birlikte gelen toplumdaki çözülmeyi kara bir mizahla ele alır. İster istemez bizlere “geçmişimizi değiştirebilir miyiz?” sorusunu sordurur. 1960’ların, 1970’lerin, 1980’lerin Türkiye’sini “Dar Ayakkabıyla Yaşamak” oyununda görürüz. İşsizliği ve açlık grevlerindeki artışı anlatır. Aile trajedisini gözler önüne serer. Dejan Dukovski’nin “Barut Fıçısı” isimli oyununda bir şehrin yorulan insanlarını görürüz. Kendi şehrimizi hatılarız. Dejan Dukovski’nin “Boş Şehir”inde ölümle burun buruna gelir, sırlarımızı açığa çıkarır, kardeşliğimizi sorgularız. Hemen hemen bütün oyunlarda Balkanların Avrupa ile ilişkilerindeki benzerliğimizi farkederiz. 

Bunların yanı sıra yazarların evrensel duygular olan aşk, intikam, acı gibi soyut duyguları eylem, karakter ve görüntü bütünlüğü ile çok iyi anlattığını görürüz. Tüm bunlar Türkiye’deki reji altyapısı ve sahne sanatındaki ustalıkla birleştiğinde ortaya güzel ürünler çıkar.

Balkanlardaki konu bazlı çekiciliklerin yanı sıra “görüntü” verimliliğini de unutmamak gerekir. Tiyatroda görüntüyü şu şekilde tanımlayabiliriz. Bilinmeyen bir şeyin, bilinen bir şeyle tanımlanmasıdır. Görüntüler küçük bir alanda seyircinin algısıyla ve hayal gücüyle sınırlı olan bilgiyi verir. Oyun afişleri, oyun başlıkları en önemli görüntü başlıklarıdır. Bunlar seyirci ile kurulması gereken bağın kritik araçlarıdır. 

Yukarı saydığım oyunların afişlerine baktığınızda çoğunda “siyah” rengin hakim olduğunu “beyaz”ın karmakarışık hale getirildiğini görürüz. Çünkü; konu ile uyumlu olarak melankolinin seyircide yarattığı histen faydalanılır. Bu nedenle afişler çok önemlidir. Başlıklar diğer çekici unsurlardan biridir. Örneğin; Dejan Dukovski’nin yazdığı Barut Fıçısı oyununu ilk duyduğunuzda aklınıza karışıklığa, kavgaya veyahut savaşa çok müsait bir ortam gelir. Zaten metin de, böyle bir ortamdaki travmayı, tahammülsüzlükleri, acıları yani Yugoslavya dağılırken Makedonya’nın yaşadıklarını trajikomik bir şekilde anlatır. Yazarların sarsıcı ve muzip üsluplarını tiyatronun seyirciyi etkilemek için kullandığı araçlarda görmek mümkündür. 

Sahneye uyarlanan Balkanlı metinler; doruk noktası, çatışmasıyla tiyatro metin kriterlerine uygun, dünyaca kabul ve ilgi görmüş metinlerdir. Çatışmanın varlığı oyunu çekici kılar. Bu da Balkanlarda bolca mevcuttur. Çatışmadaki teatrallik seyircinim dikkat kesilmesine sebep olur. Metin yazarları bu zaaftan çokça faydalanır. Örneğin; İntiharın Genel Provası adlı oyunda Tuna Köprüsü’nde intihar etmek isteyen adam, ölümünün estetik ve sanatsal olması için çabalar. Metnin doruk noktasına eriştiğini, adamın atlayacağını düşündüğünüz sırada kara mizah devreye girer ve intiharcının sevgilisinin balıkçı ile dans etmesini izlersiniz. Duygularınız alt-üst olur. Oyun sizi birçok noktada sarsar ama sonlara doğru toparlanırsınız. İşte hiç beklenmediğiniz tam o sırada oyun sizi farklı bir çatışmaya sürükler. Kendi iç çatışmanıza…

Sonuç olarak; Türkiye’de sahnelenen ve kapalı gişe oynanan bu oyunlardaki “yakınlık hissi” bizi cezbeder. Kasvetli hikayeler içinde kara komedi öğeleri vardır. Çünkü, Balkanlı toplumlar da bizim gibi kendilerini yaşadıkları sıkıntılardan mizah üreterek kurtarırlar. Siyasetin etkilediği nostaljik ve modern bireyleri bir arada görürüz. Aile trajedilerini hissederiz. Yaşadığımız savaşların, darbelerin, ekonomik çöküşlerin travmalarını Yugoslavya sonrasını anlatan bir oyunda izleriz. 

İzlediğimiz Balkan oyunlarında aslında bizim de çok derinden hissettiğimiz eşikte olma (liminality) durumunu idrak ederiz. Mental, duygusal olarak doğu kültüründen beslenir, biçimsel pratiklerde Batılılaşmışızdır. Yani kısacası bu metinlerde toplumumuzdaki “occident ve orient”i bir arada bulur, ortak tarih süzgecimizden geçirir, geleneksel yakınlığımızla öğütür ve hazmederiz. Bu yüzden çok severiz, kapalı gişe oynatırız. 

27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü Kutlu olsun…

 

Dilek Kütük