Dergimizin mukim psikologlarından ve özellikle rüyalar ile mesleki tanımının da ötesinde ilgilenen bir psikanaliz tutkunu olarak Üsküp’ü konu edindiğimiz bu sayımızda hem Türk ve İslam edebiyatının, modern çağların kazığını yemiş ve unutulmaya yüz tutmuş bir alt türü olan rüya defterlerini bu sayfalara taşıyayım hem de rüyalar ile ilgili son zamanlarda bendenizi rahatsız eden bir mevzuyu paylaşayım istedim.

Konumuzun Üsküp ile alakasını sağlayan şey, bu rüya defterleri arasında en nadide örneklerden birisinin Üsküp’ten bizlere selam ediyor olması. Bu örneği nadide kılan ise, ekseriyetle erkek mutasavvıfların kaleminden okuduğumuz bir hatırat türü olan Rüya Defteri’nin bu defa bir kadın elinden çıkmış olması. Üsküplü Asiye Hatun, 17.yy’da Üsküp’te yaşamış bir Osmanlı kadını, bir dervişe hanım.

Asiye Hatun ve rüyaları ilk defa Saffet Murat Tura’nın “Şeyh ve Arzu” isimli kitabında karşıma çıktı. Tura, bu kitabında Asiye Hatun’un rüyalarını psikanalitik paradigmanın öngördüğü en güzel biçimde analiz ediyor ve 17.yy Osmanlı’sında, Balkan vilayetinden bir kadının bilinçaltını mevzubahis öğretiler ışığında okuyucuları ile paylaşıyordu. Elbette, yazarın da defaatle kitabında dile getirdiği gibi, o mızrak bu çuvala sığmıyordu, fakat buna rağmen Asiye Hatun’un ve 17.yy Osmanlı-Balkan coğrafyasının Psikanalitik öğretiler gerçekliği çerçevesinde çok güzel bir incelemesini görme fırsatı sunuyordu.

Daha sonra “Şeyh ve Arzu”nun kaynakça bölümünün ve kendi çalışmalarımın yönlendirmesi ile Cemal Kafadar’ın “Kim var imiş biz burada yoğ iken” isimli kitabında Asiye Hatun’u gördüm (ki bildiğim kadarıyla kendisini arşivlerin tozlu raflarından çıkartıp günümüze kazandıran da Sn. Kafadar imiş. Ama yanılıyor da olabilirim siz bana bakmayın). Bir tarihçi olan yazarımız, pek çoğu aktardığı rüyalarından olmak üzere, hatıratına bakarak Asiye Hatun hakkında şunları söylüyor: Asiye Hatun, alim bir kişinin kızı yani eğitim ve kültür seviyesi yüksek bir ailede yetişmiş. Kendisi de gerek rüyalarını kaleme alış biçimiyle ve gerekse rüyalarında kah alıntıladığı kah bizzat kendi yazdığı şiirlerde gördüğümüz üzere okumuş ve kültürlü bir hanım.

Ardından, Asiye Hatun’un rüya defterini 17.yy’da Balkanlara pek çok açıdan ışık tutacak şekilde inceliyor. Örneğin bir yandan Asiye Hatun’un rüyalarında aldığı işaretler ile tasavvufi eğitiminde kat ettiği değişik merhalelerden yola çıkarak o devirde bölgede hangi ekollerin etkin olduğunu tahmin etmeye çalışırken; diğer yandan alim bir kişinin kızı olan ve kendisinin de iyi bir eğitim gördüğü ve o dönem akranlarına kıyasla çokca okuduğunu tahmin ettiği Asiye Hatun’un bir sipahi ile evlendirilmek istemesine karşı gösterdiği tepkilerden yola çıkarak sınıflar arası ilişkilere dem vuruyor ve hatta 17.yy’da bir feminizm refleksiyle mi karşılaşıyoruz sorusunu sormayı da ihmal etmiyor.

Böyle devam edersem korkarım bütün kitabı buraya özetleyeceğim ya da daha fenası, olduğu gibi alıp yazacağım. İyisi mi bir an önce sadede geleyim. Yazan kişi ve yazıldığı dönem hakkında dikkatli bir dimağa bunca şeyler anlatabilen rüya defterleri, en başta da belirttiğim gibi, maalesef modern çağın sillesini en ağır şekilde yemiş edebi türlerden.

Bu “sille”yi açıklamak için yeniden Cemal Kafadar’a, kitabının 139. sayfasında yer alan çok güzel bir tesbite, başvuracağım: “… Freud’la birlikte, düşlerin anlamları ve gerçekliği yalnızca düşü görenin psişik dünyası düzeyiyle kısıtlanmıştır, yani rüyalar yine anlamlıdır, ama sadece düşgörenin kişiliği ve geçmişi hakkında bir şeyler anlatır.”

Freud, gözbebeği psikanalizin bir bilim olduğunu kanıtlamak adına kırpıp kırpıp kuşa çevirdiği psişe içerisinde, “bilinç altına giden kral yolu” diye bahsettiği rüyaların da ancak lam ve lamel arasına girebilecek kadar olmasını istemişti, çünkü o günün şartlarında bulunduğu coğrafya için yeniden keşfedilmiş olan bir alanda ağır ve emin adımlarla ilerlemek istiyordu.

Fakat iş çığırından çıktı!

Önce, sembollerimizi kaybettik. Freud’un vakti zamanında gösterdiği bütün çaba ve muhalefete rağmen rüyalarda kullanılan semboller daracık kalıplara sıkıştırıldı. Tabii bu öncelikle batının bir sorunu gibi, ancak kendi kültürümüz üzerinden bakınca durum daha vahim. Her ne kadar halk irfanı bundan çok fazla etkilenmese de bu topraklarda yetişen psikolog ve psikanalistler ellerine tutuşturulan ufacık çuvallara koskoca bir kültür mızrağını sığdırmaya çalışarak vakit kaybeder oldular. Bütün bunların üstüne, bugün post- modern adını verdikleri çağda, ister istemez sayısız bilinçaltı ve bilinç üstü bombardımana maruz kaldık ve kalıyoruz. Mahmud Erol Kılıç’ın “Hayatın Satır Araları” isimli kitabında dikkat çektiği üzere, bilhassa işitme yoluyla edinilen veriler hayal gücümüzün üzerine düşeni yapabilmesi için fevkalade geniş bir alan bırakırken görsel medya en soyut mevhumları dahi hiçbir hayal kırıntısına gerek duyulmayacak şekilde somutlaştırabiliyor. Bunu daha iyi anlatabilmek için şöyle bir örneğe başvurayım; hiç daha önce okuduğunuz bir roman sinemaya uyarlandıktan sonra karakterlerden bir kopma hissettiğiniz yahut “bu benim hayalimdeki değildi” diye düşündüğünüz oldu mu? Peki sinemada izledikten sonra tekrar romana döndüğünüzde tekrar o eski rahatlık ile hayalinize dönebildiniz mi? Üzülerek söylemeliyim ki, hala ne zaman Yüzüklerin Efendisi’ni okumaya kalksam Gandalf’ın adı geçtiğinde gözümün önüne ilk önce karakteri beyaz perdede canlandıran Ian McKellen geliyor (ki Allah’tan başarılı bir iş çıkarttı da başka karakterler gibi buruk bir tad bırakmadı.)

İşte bu şekilde, zihinlerimiz her gün hatta her saat televizyon, sinema ve sosyal medya tarafından bir gecede işleyebileceğinden çok daha fazla veriye maruz kalıyor. Bu aşırı yükleme sonucu her geçen gün, bırakın rüya görmeyi (daha doğrusu gördüklerimizi anımsamayı) günlük hayatımız içerisinde hayal dahi kuramaz hale geliyoruz. Böyle böyle, rüyalarımızı ve rüyaların sosyal hayatımızda oynadıkları yakınlaştırıcı ve birleştirici rolü de yitiriyor, ve Asiye Hatun örneğinde gördüğümüz üzere, elimizde çağlar sonrasına bir iz bırakabilecek potansiyel varken biz bugün bunu “an”lık hevesler uğruna harcıyoruz.

Bu defa söz biraz uzun ve belki biraz da karamsar olmuş olabilir, affınıza sığınarak hem bu olası karamsarlığı dağıtmak hem de sözü toparlayıp hitama erdirmek adına son olarak şunu söyleyeyim: Şayet rüyalarınızı hatırlayamamaktan muzdaripseniz, bunu kendi rüya defterinizi yazarak düzeltebilirsiniz! Her sabah uyandığınızda kendinize yatağınızın başucunda tutacağınız küçük bir not defterine aklınıza gelenleri karalamak için beş dakika ayırın. Hem bu batasıca “modernizm”in bizlere dayattığı aceleciliğe karşı bir tavır sergilemiş olursunuz, hem geri dönüp baktığınızda “neredeymişim ve nereye gelmişim” diyebileceğiniz bir hatıratınız olur, hem de kıymeti gitgide unutulan bir edebi türe bir damlacık da olsa can suyu vermiş olursunuz.

Halit Revaha Zini

Bu yazı Başka Dergi’nin 3. sayısında yayınlanmıştır.