Zarfı açtı, içinden kağıdı çıkardı, el yazısıyla şunları yazdı; ‘’Cenaze merasimimin tantanalı olmasını istemem. Nutuk söylenmesin, çiçek getirilmesin. Merasim kilise kurallarına göre üç papaz tarafından yapılsın. Masraflar bankadaki tasarruf cüzdanımdan kapatılsın. Arta kalan paraları yoksullara bırakıyorum. Yazıya bir de şunlar eklenmişti: ‘’ Vladimir, yavrum, umarım ki bu isteğime şaşmayacaksın. İnanmamam için hiç bir neden yok, aksine inanıyorum. Varsın böyle olsun. Dünyanın ne umurunda bu, oysa benim umurumdadır. Sana mutluluklar dilerim. Dayın.’’

Bunu acaba ne zaman yazmıştı? Herhalde, ölümün hayattan daha ağır bastığı, gerçeği anladığı, hayattan ayrılacağını sezdiği bir anda yazmıştı. Ne yazık ki tarih yazmamıştı, herhalde o anda resim fırçaları elindeydi: sinirli olduğu el yazısından belliydi, oysa yazılar temizdi, okunaklıydı. O günden sonra yaşadığı her gün kârdı, kazançtı, belki bütün bunlar batıl itikatlara bir alaydı: İşte vasiyetnamemi yazdım, şimdi artık ölmeye hazırım, yaşasın hayat!

Tanrım, bu iki kişinin birbirinden gizledikleri neydi? Onun bu dindar davranışı büyük bir süprizdi doğrusu. Vladimir dayısının pagan olduğuna inanıyordu, inandığı bir Tanrı varsa, bu ancak Dionis ya da evin etrafında dolanan, kötü ruhları kovalayan bir güç olabilirdi. Bunları okuyunca şaşakalmıştı. Bu, ölüm karşısında, insanların bir türlü çözümleyemedikleri bu korku, bu sonsuzluk karşısında bir korku muydu? Yoksa bu, insanın hayatında kapanan bir çember ya da yaşlılıkta yeniden çocukluk anılarının yaşaması mıydı?

Sobayı yakarken bir elinde çaydanlığı tutuyor, dolapta çaya şeker arıyor, öteki elinde, hâlâ bir türlü okuduklarına inanamadığı vasiyetnameyi evirip çeviriyordu. Vasiyetnamesinin birinci bölümünü tuhaf, ikinci bölümünü çok önemli buluyordu. Ekteki yazılanlardan duygulanıyordu, öyle ya, yanındayken neden bunları ona söylememişti? Yeni inançlarını nasıl anlatabilir, nasıl? İnanmamak için hiç bir neden yoktu hani. Bu, aslında kendi kendisine karşı gelmek, kendi kendisiyle gülmek ya da ona soru soracak olanla dalga geçmek gibi bir şeydi. Oysa, bütün bunlar dünyanın umurunda değildi. Hangi düşünce, hangi kavram daha ağır çeker: İnanmak mı yoksa inanmamak mı? Öbür dünyaya, Tanrının gücüne inanmak, insan yenilgisi anlamına gelir, çünkü bu, insani olan hiç bir şeye inanmamak olur. Neylersin, belki birine bu çözüm noktası olur. İnsanın bu dünyadan yok olması büyük bir bilmecedir, bir muammadır ki bütün yargılar bunun karşısında aynı bir değer taşır

Ölüm kişioğlunun elde ettiği bütün varlığını, bütün başarılarını durdurabilir mi? Benimle ne olacak? Süre içinde ruh olsam neye yarar, böcek ya da başka biri olarak da yaşasam ne çıkar? Vücudumun bölümlerinden kimi öğeler de yeniden meydana gelse, ne önemi var sanki?

En iyisi, ölümden sonra hiç olmamak.

Kahvaltısını yaparken şöyle düşündü: Dayım herhalde yorgundu ki, böyle teslim olmuş.
Yine de şaşkınlıktan kendini alamadı. Onu kınamıyor, tuhaf buluyordu sadece. Yeğeni dönünce sorsun mu, yoksa vasiyetnameden hiç söz açmasın, okuduğunu belli etmesin mi? Bir iki gün ağzını açmayacak, oralı olmayacak, onun duygularını yoklayacak, zarfı masa üstünde bırakacak. Davranışlarına dikkat edecek, her  şeye göz kulak kesilecek.

Telefon çaldı. Yeğen dayısının durumunu soruyordu.

-Bir dakika bekleyin, diye kadın sesi cevap verdi. Efendim, görüşünüz. Hemşire doktoru çağırmıştı.
-Siz sağolun, diye acıklı bir ses duyuldu. Siz sağ olun, bu sabah saat beşte öldü.
-İmkansız, diye şaşırdı. Daha iyi olduğunu söylemişlerdi. Bir yanlışlık olacak.
-Hayır efendim, başınız sağ olsun, öldü, Hemen gelin, sanırım henüz ölüler odasına götürmediler.

Yeğen çok duygulandı, elleri titremeye başladı, Kulaklarında hâla zonklayan imkansız sözünü defalarca tekrarladı. Dün akşam, kendisini çok iyi hissettiğini söylemişlerdi. Bugün genç hemşireye teşekkür etmeyi düşünmüştü.

Bir türlü kendisine gelemiyordu, başına sanki ağır bir tokmak düşmüştü. Fincanla kaşığı çeşmede yıkamaya başladı. Bulaşıkları yıkamadım mı Mara kızıyor.  Oysa bu iş hiç de zor değil, dedi.
Öyle, diye düşünmeye başladı, ağrı duymadan öldü.

Vasiyetname mutfak masasında kalmıştı. Bir daha buraya dönmeyeceğini biliyor muydu?
Telefon çaldı. Triviç, dayısının durumunu soruyordu. Çok şendi. ona umut, güven vermek istediği sesinden belliydi. Öldü, diye cevap verdi Vladimir. Karşıdakinin sarsıldığını hemen anladı. Telefondan ayrıldı, kendisini koltuğa bıraktı, ayakları hâlâ sendeliyordu.
Ağlayamıyordu, duygudan çok başka bir şey düğümlüyordu boğazını, uzak ve yakın bir duyguydu bu, geçmiş ve şimdiki, ebedi ve geçici: Birine ne denli bağlanmış olsa da, kader bir gün ayıracak. Acıklı sayılmaz, çünkü bu kaçınılmaz bir şeydir, insanın bütün istediklerinden, bütün dilediklerinden daha güçlüdür. Kayıp var olmaktır aslında. Yok olmak hayatın bitimidir salt. Sevginin sonu gibidir ayrılmak.

Hastaneye gitmeliydi, belki henüz ölüler odasına götürmemişlerdir dayısını. Götürmüşlerse, oraya gitmek hiç de kolay olmayacak. Ölüler odasına girdiği olmamıştı, nedir ki şimdi tuhaf duygular altında eziliyordu: Olsa olsa orası ölüler mağazasıdır, sonsuzluğun bekleme odası, gereksiz parçaların hazırlık odası, onun alt bilincinde ölüler odası böyle bir yerdi. Oraya gitmekten ödü kopuyordu.

Triviç kapıyı çalar çalmaz, kapı açık olduğu için, içeri girdi.

– Taziyelerimi sunarım, gibi bir şey demişti. İlk sunulan başsağlığı olduğu için, evdeki şaşırmıştı. Sıra böyleydi, oysa bu onun sinirlerini sarsmıştı. Konuşulanlar ölümden, acılardan çok başkaydı.

Hastaneye giderlerken, ihtiyardan konuşmaya başladılar, ansızın gelen ölümden söz ettiler, bu ölümü haksızlık olarak nitelendirdiler.

Neylersin, ihtiyarın en çok korktuğu şey olmuştu. Onu ölüler odasına taşımışlardı.

– Ben ölüler odasına giremem, diyerek fısıldadı istemeyerek.
– Giremezsen ayıp olur, girmelisin.

Kendim için de, başkaları için de girmek zorundasın. Biricik neden buydu işte.

Ölüler odasının kapısı, öteki kapılardan iki misli daha büyüktü. Neden? Vücudunda bir ağırlık duydu, oda çok soğuktu, duvarlar baştan başa betonarmeydi, odanın tam ortasında kordona asılı bir ampül vardı, oda yarı karanlıktı. Elleri mermer gibi soğuktu. Odada tekerlekli arabalar üstünde iki ceset vardı, cesetler çarşaflarla örtülmüştü. Onlardan biri, dün iyileşmesi söylenen dayısıydı herhalde, öteki meçhul kaldı. O gün ışıklar altında dayısını ayırdedebilmek kolay değildi. Dayısı, anlaşılan soldaki arabaydı, yüzü kapalı hasta bakıcı ona doğru yürüdü, hasta bakıcının alnı sapsarıydı, üstündeki beyaz örtüden karnı bir karış dışarı çıkmıştı.

Vladimir gözlerini kapadı, başı dönmeye başladı, ağzında acılık duyuyordu.

Bu odanın gördüğü iş onda tuhaf duygular uyandırdı. Kim bilir buraya ne kadar ölü getirmişlerdir. Onların hastalıklarını kim bilecek? Dünyada ne kadar hastalık varsa, eninde sonunda burada sona ermişti. Duvarlar kirli, döşeme kirli, hava da kirli burada. İnsan burada nefes almamalı, bundan sonra artık yememeli, bir daha sevmemeli, hayata veda etmeli.

Sarı yüzlü, büyük karınlı hasta bakıcı, tekerlekli arabalardan birinde yatmaya hazırdı. Dayının yüzünü açtı. Ölüye yaklaşmalarıyla çekilmeleri bir oldu.

Dayım bu mu? diye sordu kendi kendine Vladimir. Yüzü yeşilimtraktı (aman Allahım bu kadar çabuk mu?) çeneleri düşmüştü, çizgileri aynıydı, ama yine de hiç bir şey aynı değildi. Her şey solmuştu, ölüm ardında perişanlık bırakmıştı. Oysa, ölen dayı, iyi yürekliydi, mertti, sıcaktı, istiyadlıydı. O her şeydi. Şimdi bütün bunlar iyi anılardı salt. Acaba o muydu, yoksa bir başkası mıydı? Vladimire göre oydu. Anılar henüz solmamıştı, tazeydi. Yaşayacak. Uzun bir süre yaşayacak. İnsan yalnız bedenden ibaret değildir, ondan sonra yaşamaya devam eden şeylerdir insanın anıları, duyguları, güzellikleri, yapıtları. Ölen dayının tabloları başkası için, bundan böyle de yaşayacak. Onun bütün tablolarını toplamalı, elinde geldiği kadar onları bir yere toplayacak. Tabloları, dayısının anıtı olacak.

Bütün bunlara içinden kendi kendine and içerken, çeneleri düşmüş bu yüzü öpmek gerektiğini hatırladıkça ödü kopuyordu. Bunun zorunluluğunu bir türlü kafasına sığdıramıyordu. Oysa, Triviç ile nöbetçinin bunu beklediklerinin farkındaydı. Oysa, bunu yapmayacağına emindi. Dayısını hayatı boyunca anılarında yaşatacak, onu en güzel anılarında hatırlayacak, günlerini onunla sayacak. Dayısı olağanüstü yürekli bir insandı, ama onu bu durumda öpmeye cesaret bulamıyordu kendisinde. Çünkü, karşısındaki onun bildiği insan değildi artık.

Hasta bakıcı, ölünün yüzünü örtmek isteği ile durmadan bir o yana bir bu yana sallıyordu. Görenler, serinletmek için böyle yaptığını sanırlardı. Triviç, Vladimiri elinden yakaladı. Gitmeliydiler. Anlaşılan çok kalmışlardı burada. Ayrılmalıdırlar artık. Bir daha bu yüzü göremeyecekler, onu toprak bağrına alacak, saklayacak.

Vladimir dayanamadı, ağlamaya başladı.
Triviç, ağlarken onu görmemek için, başını çevirdi. Farketmez, diye düşündü Vladimir. Beni ağlarken de görsün bir kere.

Usülden midir, değil midir diye düşünmeyerek, elini cebine koydu, nöbetçiye bahşiş verdi. Nöbetçi parayı aldı, hiç bir şey demedi.

Kapıya doğru yürüdü. Ardından Triviçin ayak seslerini duydu. Çıktılar.

– Haydi şimdi hastaneye gidelim de, gömmekle ilgili işlemleri tamamlayalım.

Vladimir, ölen dayının vasiyetnamesini çıkardı. Okudu, pek şaşmadı. Çok iyi yazmış, diye gülümsedi. Triviç.

‘’İnanmamam için hiç bir neden yok, aksine inanıyorum’’

Benim de inanmam için hiç bir neden yok. Öyle olsun, papazları bulalım. Sen yorgunsan, ben yalnız başıma giderim. Papazlar ne makbuz ararlar ne dilekçe, bazen düşünürüm, onların işi çok kolay, onlar kavşaklarda, virajlarda, tepelerde, vadilerde beklerler, en küçük bir alınganlık göstermeden, yorgun da olsalar, vicdan azabı da çekseler, eski dini yeniletmek isterler hep. Papazlarla hiç bir güçlüğümüz olmayacak.

Triviç ölümün felsefesi ve teknik yanlarını çok sakin karşılıyordu. Böylesi çok daha iyi, ardından ne acı bırakır, ne keder. Vladimire her şey çelme çakıyordu, keder de, ölüm de, en çok da dayısının dini merasimi seçmesi. Acaba ölümden mi korkmuştu? İnandığı bir şeye mi küsmüştü? Yoksa tam öleceği gün mü yolunu şaşırmıştı? Tuhaf şey, ölümle pençeleşirken son günlerde yaşadığı büyük dramın farkına varmamıştı. Acaba onun gerçek özüde mi gizli kalmıştı? Şimdi artık bunları anlamak imkansızdı. Ölüm onun ve sırların tam ortasında durmuştu.

Meša (Mehmed) Selimović

Bosna Hersek’in Tuzla şehrinde doğdu. Yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra ilerici gençlerle yakından ilgilendi. Halk kurtuluş savaşına katıldı. Savaştaki anılarını ”Sessizlik” (1961) ve ”Yabancı Ülke” (1962) adlı romanlarında yansıttı. Ama ”Derviş ve Ölüm” (1966) adlı romanıyla geniş çapta ün sağladı. Bu roman için kendisine aynı yılda dört büyük ödül verildi. Roman kısa süre içerisinde bir çok yabancı dile ve Türkçeye çevrildi. Aynı romanın filmi yapıldı, tiyatro oyunu yazıldı. Yugoslavya’daki en iyi Romanlardan biri olarak tarihte iz bıraktı.

 

Yazar, Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterilmesine rağmen kazanamamıştır.

 

Meša Selimović’in romanları kadar değerli öyküleri de var. Fakat bunlar Türk edebiyatında henüz bilinmemektedir.