Maslow’un ihtiyaç piramidinin tabanında fiziksel ihtiyaçlar bulunur. Yani aç ve susuz bir insanın, güvenlik, kendini gerçekleştirme ve sanat gibi gereksinimleri daha az önemli, hatta önemsizdir. Bana sorarsanız Maslow yanılıyor, estetik duygusu insanın dünyaya gelirken getirdiği yegâne duygulardan biri. Estetik yoksunluğu, su eksikliği gibi vücutta kuruluk yapsaydı emimim Maslow ihtiyaç piramidini baştan inşa ederdi. Sanat var olmanın ispatıdır. Üstelik bu varoluş işareti dünyanın bütün dilleri tarafından anlaşılabilen açık bir alamettir.

1993’de, Avrupa’nın orta yerinde dünyanın en kapsamlı kuşatmalardan biri yaşanıyordu, güzel sanatlar akademisinde dersler devam ediyor ve bombalanmış bir galeri tüm bunlara şahitlik ediyordu. Sanat ve hayat arasında organik bağlar kurmak için yeni yöntemler ve yeni akımlar aranırken, bu bağ trajik  bir biçimde Bosna’da kuruluyordu.

Mirsad Purivatra’nın küratörlüğünü yaptığı “Varoluşun Tanıkları” sergisi, kimlik adına katliamların devam ettiği Bosna’da, birlikte var olmayı anlatıyordu.Ve harabelerden yeni bir dünya yaratılıyordu. Bosnalılar sanatla nasıl hayatta kalınacağını harabe bir şehirden dünyaya anlatıyordu. Pek tabi bu estetik ve çok renkli karşı koymanın altında çok kültürlülük ve güçlü bir medeniyetin etkisi vardı.

On sekiz sanatçının bir araya gelmesiyle oluşan sergi toplumsal bir tepkiye dönüştü. Sanatçılar, Bosna’nın renklerini temsil ediyorlardı. Bu sergi için Nusret Pasiç, yere yığılmaya çalışan üç yılan gibi figürü yarattı. Tüm bu sanat eserinde malzeme olarak şehrin yıkıntıları kullanıldı. Karin Lipson, yıllar sonra Newsday için yazdığı bir makalede şöyle diyecekti; “Saraybosna’da yıkılmış binalardaki tuğlalar, parçalanmış cam pencereler, yanan keresteler, is, kül ve harcanmış mermiler dışında hiç bir şey yoktu. Bunlar ölümün sembolü olmaktan sanat yoluyla çıkarak sanatçıların hayata dönüş malzemesi oldu. ”

Sergi ilk açıldığında, onlarca sesin ve kargaşanın arasında kaybolup kalacağı düşünüldü. Ama bu sergi birbiri ardına gelen onlarca sanat fikrinin yalnızca başlangıcı oldu. Tiyatro oyunları, müzikaller, sergiler ardı ardına açılarak, zihinlerdeki kuşatmayı kaldırdı. Bugün Saraybosna’dan dünyaya açılan sanat penceresinin oluşumunda, zor zamanlarda atılan bu cesur adımın etkisi vardır. Aida Begiç’e göre dünyanın en prestijli film festivallerinden biri olan “Saraybosna Film Festivali” nin gerçekleşmesinde bu adımların etkisi büyüktür.

Serginin diğer sanatçılarından Edo Numankadiç  1994 baharının bir döneminde “Varoluşun Tanıkları” projesinin bir parçası olarak ilk kez Saraybosna dışına çıkar ve Bern yakınlarındaki küçük bir kasaba olan Biel’e gelir. Saraybosna’dan çıkıp  normal ve huzur dolu bir hayat sürmekte olan bir şehirde, insanlar arasında sokaklarda normal olarak yürür.Bunu biraz şok edici ve unutulmaz olarak tanımlar.Sergiyi ziyarete gelen kürklü bir kadın,-halinden ve tavrından bu hanımın oldukça zengin olduğunu düşünür- eserlerden birine bakarak ağlamaya başlar. Bu anı Numankadiç şöyle anlatır: O kadın ağladığında aslında neler olduğunun farkına vardım. Bir ziyaretçi olan biteni hissetmişti ve ağlıyordu.” İşte sanat insana bunu yapar, onlarca haber metninin hissettirmediği dramı, huzurlu ve sakin bir kasabada bir tabloya bakarak hissedebilirsiniz.

Sanat asla kuşatılamaz.

Şule Yavuzer