“Hayatta her şey her nasılsa aşka ve korkuya indirgenir. Bunların dışında pek bir şey yoktur. Bütün kötülükler korkudan uyanır, savaşlar korkudan doğar, savaşın şerri aşağılamadan, aşağılama da başkalarından korkan insanlardan açığa çıkar.” cümlesi, söz konusu kitabın sonlarına doğru karşıma çıksa da kitabın başından beri işlenen, aşk ve korku elbette. 1969 yılında Bosna Hersek’in Zenica şehrinde doğan Selvedin Avdic’in’in bol ödüllü bu romanı korkunun, hepimizin hayatına hükmeden tek gerçek olduğu ve bunu bazen aşkın unutturduğu üzerine.

Dünyanın en gizemli sayısı olan “yedi” bütün kadim medeniyetlerde yerini korumuştur. Babil medeniyetinde bolluk bereket sembolü olarak düşünülen, Mısır medeniyetinde kader tanrıçalarının sayısını simgeleyen, Yahudilikte Sebt Günü geleneğine yansıyan, Hristiyanlığa geçiş için gerekli sakramenti bünyesinde toplayan, İslamiyet için de birçok sembolü barındıran “yedi” rakamı Avdic’in kitabında da merak uyandıran yapısıyla var olur.

Yedi Korku adlı romandaki olaylar, yedi korku üzerine bina edilmesinin yanında, 2005 Mart’ının yedinci günü başlar. Daha ilk sayfada bilinçli bir “yedi” vurgusu vardır. Hatta öyle ki Liberation gazetesinin haberine göre o gün, Ljute na Treskavici köyünde kar tepelerinin yüksekliği yedi metreye ulaşmıştır. Gerek kitabın adında gerekse kitap boyunca işlenen yedi korkuda, “yedi” rakamının tekrar edilmesi okura mistik bir gerilim sunar. Roman Bosna Savaşı’ndan harap halde çıkan bir şehirle, savaşın ve aşkın artıklarıyla tek başına mücadele eden bir adamın ortak paydasında cereyan eder. 

Anlatıcının bizimle paylaştığı hikâye, dokuz ay boyunca yatağını terk etmek için bir sebep bulamamasıyla başlar. Onun ruh hali, sadece savaş ve aşk artığı bir halde olmasına bağlanamaz. Cümleleri evrenseldir ve neredeyse hepimiz için en az bir kez hissedilmiş yoğunluktadır. İçimizdeki kör noktayı şu cümlelerle yeniden buluruz sanki: Saatlerce sırt üstü uzanıp perde aralarından sızan güneş ışınlarını seyrettim. Su borularının şırıldamasını, duvarlardan duyulan komşuların boğuk seslerini, asansörün gıcırdayışını, güvercinlerin teneke kaplı pencere kenarlarını tırmalayışlarını dinledim. Gözümü tavana dikip suda çözünen tatlı bisküviler yedim… Uyudum… Hepsi bu. O günlerde yaptığım ve yapmayı istediğim şeyler bunlardan ibaretti. Mutsuzdum.” 

Kitap yalnızlık ve karanlığın bunalımları ile ilerlerken bir yandan da roman mekânına ve zamanına dair teknik hamlelerden yararlanılır. Gazete haberleri bu konuda sık sık yararlanılan bir kaynaktır. “Gazeteyi açtım. İkinci sayfanın üst kısmında, 1995’ten beri Kayıp Arama Federal Heyeti ekiplerinin 363 adet toplu mezar bulduklarını ve mezarlardan 13915 kurban çıkardıklarını anlatan bir makale buldum.” cümleleri kolektif bir yaranın ruhunu da atmosfere katması bakımından önemlidir. Anlatıcımızı dokuz ay boyunca yatağına ve evine mıhlamış olan bu umutsuzluk ve yalnızlık bir gün bir telefonla bölünür. Ertesi gün kapıya da gelen Mirna, birçok açıdan geçmişi simgelemektedir: “Mirna savaş sırasında ortalıktan kayboldu. Ne zaman gittiğini bile fark etmedim, çünkü o dönem her şey ortalıktan kayboluyordu; insanlar, alışkanlıklar, eşyalar, gelenekler, tam bir kelime yığını. Kasabanın kendisi bile tamamen değişmişti. Yiyecek, su ve elektrik sorunları gibi olağan durumlara uyum sağlamaya çalışırken, insanların kolayca gitmesine de alışmıştım. Coka ciğerli sosisi hayatımdan çıkarırken, bunu seven bir arkadaşımın da kaybolduğunu fark etmiştim.”

Mirna’nın dönüşü ve anlatıcımızdan istedikleri sadece yakın bir geçmişin değil yüzlerce yıllık gizemin de habercisidir. Mirna, radyo sunucusu babasının gizemli kayboluşunun peşine düşerken anlatıcımızı da yanında sürükler. Geriye dönüş teknikleri ile anlarız ki Mirna’nın babası Aleksa, Perkman adı verilen yer altı ruhu ile karşılaşmış ve bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır. Sonun –ya da başlangıcın- Perkman’da düğümlenmesi, karanlığı daha da ileri bir boyuta taşıyacaktır. Roman zaten en çok karanlıktan beslenir. Karanlığın ortaya çıkardığı rüyalar bize kitap boyunca eşlik eder. Romanın yan dallarından rüyalar hatırı sayılır derecede çoktur ve gerilimle gizem doludur. Fantastik ve korkuya kayan damar da yine rüyalar aracılığı ile verilir. Esrarengiz ziyaretçiler, büyük ve kanlı gözler gibi tedirgin edici figürler rüyalar aracılığı ile ortaya çıkar. Karanlık faktörü, gerilimin başladığı ve bittiği nokta olarak maden ocağının seçilmesinde de kendini gösterir. Gerek dış gerek iç gerekse bilinçaltı mekânlarının analizinde tahlillerin başarısı ve psikanalitik çözümlemelerin gücü dikkat çeker. Gözlemler, sesler, ruh ve yaşam tüm canlılığı ile kitaptadır. Öfkeden aşka, tutkudan histeriye, korkudan merhamete bütün duygular okura büyük bir algı gücüyle sunulmuştur. Bu ruhsal derinliğin yanı sıra fiziksel bir belirginlik de vardır. Roman görsel zenginlik anlamında da oldukça güçlüdür. Sahneler okuru içine alır ve atmosferine sokar. İroni ve espriyle harmanlanmış sade bir üslup akıcılığın sebeplerinden biri olmuştur. 

Romanı teknik anlamda genişletip canlandıran bir diğer şey ise defterlerdir. Kitap, Aleksa’nın defteri üzerinden geçmişe doğru akar ve genişler. Akış boyunca mitolojiye, sinemaya, resme, müziğe yapılan değiniler; yazarın aktif kültürel yapısını simgelemesi bakımından önemlidir. Sanatın tüm dallarından beslenen roman şüphesiz kendini zenginleştirmiştir. Olay akışında, delilerin varlığı ve sembolik konuşmaları geleceğe ve kehanete açılan bir kapı gibidir. 

Anlatıcının insomnia-uykusuzluk problemi kitaptaki gerilim tırmandıkça had safhaya ulaşır. Bu süreçte yedi korkunun hepsi de tek tek üzerine çöreklenir. Tüm korkular ve bütün katmanlar, roman boyunca başarılı bir şekilde verilir. Aleksa’nın peşine düşmesi onu Pegasus kardeşler ile karşılaştırınca, Perkman’la karşılaşması da zor olmayacaktır. Tüm sayfalar boyunca karanlıktan beslenen roman, aradığına yine karanlığın ortasında kavuşur. Bu son değil, belki de başlangıçtır. Çünkü romanın sonundaki yedi boş sayfa, şu an üzerinde basılı olmayan harfleri beklemektedir.

 

Gülhan Tuba Çelik

Bu yazı Baška derginin 7. sayısında yayınlanmıştır.